Çarşamba, Şubat 10, 2010

10/02/09


Captain's log, Stardate 959382.1;

Merhaba lan sayın okurlar!

Bir haftadır sayısal olarak bir patlama yaşıyor blogum, bunun üzerine bir iki şey demek gerek sanırım. Öncelikle yuh! Benim bloguma normal şartlar altında ay 51 kere girilmezken, sadece dün 51 kişi girmiş. Hoş şöyle istatistikler de var, bu giren kişilerin yüzde 80'ini yeni ziyaretçi. Bu normal bir şey aslında. Normal olmayan kısmı bu yüzde 80'lik grubun blogda geçirdiği süre ortalama bir dakika, gezdiği sayfa sayısı ortalama 1.5 sayfa. Bounce rate'im ise yüzde 75. OHA! Eee ilk kez girdiğiniz bir sayfada neden bir dakika dolaşıp sonra çıkıyorsunuz ki? Anlamadım.

Şimdi bir anda bu kadar çok kişinin bloga bakmış olması nedeniyle tırstım da ben biraz. Kendime çekidüzen mi versem acaba diye düşünmeye başladım. O kadar abuk subuk, saçmasapan, gerizekalıca şeyler yazıyorum ki bazen, utandım lan kendimden. Belki bir daha gelirsiniz diye, sizin için bundan sonra çok yararlı, çok eğlenceli, süper gereksiz bilgiler ile karşılacağınız yazılarıma ağırlık vermeye çalışacağım. Söz bak.

şimdi ben uyku sorunlarımdan bahsetmiştim bir iki önceki post'umda. Ya ne iştir bu kardeşim, resmen uyku problemim varmış benim. Kabul ediyorum. Önceden uyanık kalmaya çalıştığım için uyuyamadığımı falan söylerdim. Yokmuş öyle bir şey. Aslında var da, asıl sorun benim gerçekten "uyumak için uzanma, yatma" eylemini yanlış gerçekleştiriyor oluşum. Mental olarak giremiyorum uyku moduna. Sonra bir de hiçbir zaman zinde (lan çok dilbilgisi hatası yapıyorum ben ya. şimdi zinde böyle mi yazılır bilmiyorum da) uyanamıyorum. İnsanın uyandığında beli ağrır mı lan? Uzanmışşın o kadar saat, mantıken en çok dinlenecek mekan bel ve bacaklar olmalı. Doktora görünmem şart sanırım.

Bir de şu dikkatimi çekti; Riverside diye bir grup var ya (eh işte fena değiller, benden daha iyi müzik yaptıkları kesin), he işte onların bir şarkısında bir satır var; "I'm stuck between myself and me" diye. Çok karizmak geliyordur şimdi bazılarında bu söz; "uf tam beni anlatıyor lan bu söz. Siz anlayamazsınız. Ben farkındalık kazanmış bir insanım" tribi yaratıyor. Şöyle bir şey daha var; Orhan Baba'nın da bir sözü var; "Ben ne yaptım kader sana, mahkum ettin beni bana" diye. Şimdi bizim bu zibidilere bu satırı söylesen ezerler seni; "Ahah kıro musun lan? Gerizekalı cahil" derler. Sorun şu; bu iki cümle arasında amaç ve üslup olarak bir fark var mı? Yok. O zaman bizim bu zibidilerin tribinin arkasında saklı olan şey nedir? Orhan Gencebay'ın bıyıklı, Riverside üylerinin kaslı olması mı? Birisinin İngilizce, diğerinin Türkçe olması mı? Soru olarak sorulamayacak şey ise iki tarafın icraat ettikleri müziğin farklı olması. Çünkü ben burada satırlardan bahsediyorum; Facebook'a ileti diye yazdığınız ya da Twitter'a tweet ettiğiniz şeyler bunlar. Eee, iki cümle de güya seni anlatıyormuş işte. Bana söyle lan; Riverside'ın sözü neden seni daha çok etkiledi? Mantıklı bir cevap ver, susacağım. Müzikle alakalı bir cevap veremezsin ama farkındasın di mi? Cümlenin anlatmak istediği şey üzerinden bir soru sordum çünkü.

Dur lan bir dakika. Çok saçmasapan bir yazı oldu gene bu. Ben başka bir şeyler anlatıyordum az önce. Öff. Ben bir çay koyup geleyim.

Salı, Şubat 09, 2010

L'Héautontimorouménos

Je te frapperai sans colère
Et sans haine, comme un boucher,
Comme Moïse le rocher
Et je ferai de ta paupière,

Pour abreuver mon Saharah
Jaillir les eaux de la souffrance.
Mon désir gonflé d'espérance
Sur tes pleurs salés nagera

Comme un vaisseau qui prend le large,
Et dans mon coeur qu'ils soûleront
Tes chers sanglots retentiront
Comme un tambour qui bat la charge!

Ne suis-je pas un faux accord
Dans la divine symphonie,
Grâce à la vorace Ironie
Qui me secoue et qui me mord

Elle est dans ma voix, la criarde!
C'est tout mon sang ce poison noir!
Je suis le sinistre miroir
Où la mégère se regarde.

Je suis la plaie et le couteau!
Je suis le soufflet et la joue!
Je suis les membres et la roue,
Et la victime et le bourreau!

Je suis de mon coeur le vampire,
— Un de ces grands abandonnés
Au rire éternel condamnés
Et qui ne peuvent plus sourire!

Charles Baudelaire

SNL - Gametime with Dave and Greg

Greg is not an alien.

Pazartesi, Şubat 08, 2010

CNBC-e Star Wars'cusu

Merak ediyordum nereden çıktı Star Wars muhabbeti diye, öğrenmiş oldum bugün. Baba Star Wars'cuların hoşuna gitmemiş sanırım herkesin Star Wars izliyor oluşu. Ehueh kimsiniz lan siz? Fakat anladığım kadarıyla asıl hoşlarına gitmedikleri nokta, seriyi daha yeni izlemişlerin ortalarda artist artist dolaşıyor oluşuymuş, çok biliyor havasındaymışlar. Bence asıl hoşlarına gitmeyen nokta şu; günümüzde internet ve illegal film indirme olasılıkları olduğu halde hiç umurlarında olmadıkları bu seriyi, CNBC-e gösterecek diye izliyor olmaları.

Ben ufakkene TRT'de izlemiştim ilk seriyi, hatta gazeteler falan tam sayfa ayırıp anlatmışlardı, birinci bölüm çıkacağı zaman da aynı şeyler olmuştu. Eh haliyle bir bok hatırlamıyorum ben TRT'de izlediğim zamanı. Sonra lise birdeyken ben, DNR'lara orjinal serinin boxset'i gelmişti, gidip aldım direk. Oturdum izledim üçünü birden, izleme sıram şöyle bir şey olmuştu 1-2-4-5-6-3. O zaman sınıftaki eleman bana şey demişti; "Lan ben o seriyi bebekkene yeniden sinemada gösterdikleri zaman izledim olum. Kimsin sen?" Lan sanki bir bok hatırlıyorsun da konuşuyorsun. Neyse.

Şimdi bir de televizyonda adam gibi bir şey izlenmez, hem görüntü kalitesi boktan, hem de relam koyuyorlar paso muhabbeti var. Ha illa netten Bluray rip indirip mi izlemek lazım? Sor bakalım HDTV var mı herkeste. Sinemaya gösterim tarihi geçmiş filmleri tekrar gösterime sokuyorlar da onlar mı gitmiyor? Yürüyün gidin lan.

Bu X-Files'ı Tgrt'den takip etmiş insanlara; "bunlar bir bok bilmiyor" demek gibi bir şey. Lan sanki o yıllarda doğru düzgün internet veya DVD boxset'ler mi vardı? Şimdi bile DNR'da bulamazsın X-Files'ı. Biz Batman'in eski serisini Parlement Sinema Gecesin'de izlediğimizde bizi ezen oldu mu? Olmadı. Ya da Back To The Future'ı.

Hem bir kere siz Star Wars'tan başka bilimkurgu bilmiyorsunuz. Ezeyim mi lan ben de sizi? Salak salak gidip Star Trek'e laf ediyorsunuz. Biliyor musunuz da konuşuyorsunuz? Yoo. Ben size kızıyor muyum? Yoo. Banane ki. Ben bir çay koyup geleyim.

Perşembe, Ocak 28, 2010

27/01/10


Sayısal istatistiklere bağlarsak yirmibir sene oldu bir işe yaramayalı. Çok karamsar ya da ezik bir cümle ama gerçekten bir şey başaramıyoruz hayatımızda, bir şeyler yaratıp, değiştiremiyoruz bir şeyler. Bu günün, dünden farklı olmamış olması mutlaka sadece benim suçum tabii ki.

Kutlamak lazım yaşadığımız her anı, mutlu olmak lazım, gülümsemek lazım. Bunları diyorum herkese ama saçmalıyorum bazen. Kendim yapmıyorum bunları. Hani dıştan bakınca insan demeli; "ne kadar hayatla barışık biri." diye. İçinde herkes huzursuz sanki. Ben inanmıyorum bir insanın bile kendiyle barışık olduğunu nedense. Herkesin içinde abuk subuk fırtınalar kopar.

Artık ışığı kapatıp, kafamı yastığa koyup uyumayı bekleyemiyorum, salak bir hüzün kaplıyor içimi. Nedensiz ve gereksiz yere. Düşünüyorum, lan bir bok yok hüzünlenmek için. Şu boktan hayatta hakkaten hiçbir neden yok karamsar olmak için. 27

Cumartesi, Ocak 16, 2010

iSci-Fi, Bölüm İki; Pastırmalı Pizza

The X-Files
aha bu da dokuz sezonluk, upuzun soluklu bir dizi. Bunu hele bilmeyen hiç kimse yoktur. Asıl fenomen böyle yaratılır. Chris Carter, dümbelek amerikanların paranoyaklığından yararlanarak, içine şahane korku ve gizem katarak süper bir ançoezli pizza sunuyor bize. Dokuz sezon boyunca süper güzel ve süper yakışıklı ajanlarımız Mulder ve Scully'nin başına gelmeyen bok kalmıyor.

Ajan Fox Mulder, küçük bir çocukkene uzaylıların kaçırdığını düşündüğü kız kardeşini bir obsesyon haline getirmiş, her taşın altına elini sokan, gerçek dediği bir şeyin peşinde koşup, bu gerçekleri insanların bilmesini sağlamaya çalışan bir eleman. FBI okulunda elemana, "Spooky Mulder" derlermiş. Yani eleman kısacası "loser" olmayı seçen biri. Açıklanamayan fenomenleri o kadar obsesyon haline getirmiş ki FBI bürosunda kimsenin umrunda olmayan X kategorisinde tutulan (çünküm X ile başlayan pek bir dosya bulunmadığı için U'ya (Unexplained) değil de X'e koymuşlar zamanında bu dosyaları U'da yer kaplamasın diye), çözümlenmemiş dosyaları bir bir çözmeye çalışıyor. Eleman çok zeki bir de; şak diye seri katillerin MO'larını çözebilen süper bir analizci.

Ajan Dana Scully de, garibim, üstleri tarafından Mulder'a göz kulak olsun diye X dosyalarına atanmış bir ajan. Tıp mezunu olmuş ama sonra FBI'ya girmeye karar vermiş, süper über bir bilimhatunu. Mulder ne derse desin bilime olan inancından dolayı, tüm fenomenleri bilim ile açıklamaya çalışıp, Mulder'ı dizginlemeye çalışıyor. Ama beraber o kadar bok görüyor ve bizzat yaşıyor ki bunların ikisi artık Scully de inanmaya başlıyor ucundan. Bir de bu hatun (süper hatun hem de) nedense dini inanca sahip biri. Paradoksal bir kişiliği var bir bakıma. İlk başlarda bu Scully'nin skeptikliğinden pek hissedilmese de ilerleyen sezonlarda iyice göz önüne koyuluyor.

Karakterlerimizin ikisi de çok gençler. Mulder daha kariyerinin ilk yıllarında kendini X-Files'a atatıyor. Yanlış hatırlamıyorsam Scully'nin de ilk görev yeri X dosyaları oluyor. Beşinci sezondan itibaren artık Mulder bulduğu şeylerden dolayı iyice kafayı yemeye başlıyor, neye inanacağını şaşırıyor. Oradan itibaren ipler kopuyor zaten kanımca.

Dizinin dörtte üçlük bir kısmını Monster of The Week dedikleri filler'lar kapsıyor. Bu filler'lar çok seyrek de olsa komedi olsa da genelde çok karanlık atmosferlere sahipler. Mesela hamamböcekleri ile alakalı bir bölüm var, şahsen gülmekten yerlere yattım, ama dördüncü sezonda Home diye bir bölüm var; o bölümü bir daha hayatta bana kimse izletemez. her aklıma geldiğinde bölüm tüylerim ürperiyor. Dizideki asıl paranoyaklık teması deriye kalan dörtte birlik kısmından devreye giriyor. Bu dümbük amerikalılarının paranoyaklık kısmının yanında halen bir soğuk savaşımsı Amerika, Rusya çekişmesi var (dübük amerikalıların burada kendilerini önemli sanmaları için başka bir süper güce ihtiyaç duydukları şeyinden dolayı bir tür kendini kurguyla tatmin etme olayı var gibi geldi bana), onun yanında da koloniciler var; ki oraya girmiyorum. Çünkü hem içinden çıkamam, hem de tam anlamıyla spoiler'a döner yazı. Ama, insanlar çok karışık olduğunu söylüyorlar asıl hikayenin; doğru düzgün izlenirse dizi, her şey zamanla yerli yerine oturuyor merak edilmesin. Sonuçta Chris Carter'ın bir gizem yaratma amacı da var, mazur görün iki dakikada, aptala anlatır gibi anlatmamasını. Lost mu bu?

Bir de bu asıl hikayenin içinde şahane iki karakter var; biri Kyrcek, biri de duman avcılarının ağzına sıçan Smokingman ya da işte Cancerman, siz seçin. Skinner (Mulder ve Scully'nin üstü) Cancerman diyor, Mulder Smokingman diyor arada bir. Herhalde en gizemli karakter Cancerman oluyor dizide. Adam hakkında bir iki şey öğrenebiliyorsunuz saatlerce izleseniz bile. Kyrcek ise Mulder'ın ağzına eden bir karakter. Mulder nerede gerçeğe yaklaşmaya çalışsa, bu adam orada bitiyor ve öyle alakasız bir şey yapıyor ki Mulder'ın tüm dikkatini başka yöne çekiyor, kafasına ediyor adamın. Ama şahane bir karakter. Bir de son sezonlarda başka karakterler ekleniyor, dümbük amerikanlar tabiki değişimden bir bok anlamadıkları için hiç sevmezler son sezonları. Sallayın onları. süper hepsi.

Efendim dedik ki dokuz sezon sürüyor bu dizi. Yani ben süper akıcı bir şekilde izledim, manyak ve boş bir insan olduğum için ama pek akıcı bir anlatımı yok dizinin. Ancak benim gibi bir manyaksanız sonuna kadar dayanabilirsiniz kanımca. İki filmi var bir de dizinin, biri yeni çekildi daha, diğeri ise sanırım 1997 yılında beşinci ve altıncı sezonlar arasında yazın, o aradaki olayları anlatmak amacıyla çekildi. Yani bu elemanlar o dönem, iki yıl boyunca X-Files'tan baydılar.

Dizi kodumunun ikiz kulelerinin yarattığı paranoyaklık döneminde sona erdi. her ne kadar Fox (Fox'tu lan di mi? yanlış olmasın) reytingler düştüğü için diziyi bitirdik dese de, Chris Carter bu olayın yarattığı etki yüzünden dizinin paranoyaklık temasına dokununca bittiğini savunuyor. Hani ikiz kuleler halen varolsaydı dizi belki de devam ediyordu demeye getirmiş. Zaten bu dönemden sonra 24 dizisi dümbük amerikalıların farklı bir paranoyaklıklarına hizmet etmeye başladı. Değişen dünya, değişen dümbük amerikan paranoyaklığı işte. Hayır kendinizi ne bok sanıyorsunuz ki, sanki dünyada sadece amerikalılar yaşıyor, Avrupa, Asya, Afrika falan başka bir gezegen sanki. Uzaylı mıyız lan biz?

Neyse konumuza dönüp toparlayalım; X-Files bir spin-off, bir de yan dizi türetti. The Lone Gunmen, X-Files'taki üç tane nerd karakteri konu olan bir spin-off'tu, 13 bölümcük sürdü. Türeyen yan dizi ise Millenium. Çok özür diliyorum, lütfen dövmeyin ama daha başlayamadım o diziye. Millenium da üç sezon sürdü. İki dizi de zamanından önce iptal edildiği için X-Files'ta birer bölüm ile bu dizilerin hikayeleri toparlandı.

Battlestar Galactica
He evet re-imagined olanı bu. 1979 ve 1980'de asıl Battlestar Galactica var onu daha izlemedim. Şimdi Cylon dediğimiz robotlar var, bildiğin yapay zekaya sahip bu elemanlar. İnsanlar bunları eşantiyon diye kullanıyor. Sonra bu elemanlar olay çıkartıyor, ne gerek varsa savaş falan çıkartıyorlar, sonra antlaşma yapıp, insanlardan uzakta kendi hallerinde yaşama sözü veriyorlar.

Bu savaştan elli yıl kadar sonra geri dönüyorlar ve bir planları var. Üstelik bu sefer sentetik robot yaratmışlar, aynı insan gibi bunlar artık. Saldırıyorlar tüm gezegenlere ve sadece tek savaş gemisi olarak Galactica kalıyor ve bir avuç sivil gemi. İnsanlar götleri tutuştuğu için kaçıyorlar haliyle, robotlar da onları kovalıyor.

Ben bu kadar boktan anlattım ama dizi herhalde hayatta kalma savaşını en iyi anlatan yapımlardan biridir. İnsanlar için yeni bir başlangıç şansı, yeni bir ev bulma arayışı vesaire. Aksiyon, kurgu ve yarattığı kaotik ve pesimist atmosfer bir yana, varoluşu ve insanlığı; insan olmanın ne demek olduğunu sorguluyor bir bakıma dizi.

Çok da şahane karakterleri var, hepsi köşeli köşeli. Düz karakter bulmak imkansız dizide. Nedense hep buna önem veriyorum, bir şeyi izlerken. Hiçbiri Süpermen değil karakterlerin. Bir de her niyeyse en bayıldığım karakter Karl Agathon. Şimdi, General William Adama ya da XO Saul Tigh ve Chef Tyrol kusura bakmasın en şahane karakterler onlar aslında ama Agathon'u oynayan elemanda çok şahane bir tip var, ona bayıldım sanırım.

Neyse, yakışıklı erkeklerden konumuza dönelim; hehey kolay mı tabi Brother Cavil'den öyle kolay kaçmak, elemanların başına onlarca şey geliyor, çoğu sorun da hayatta kalmak üzerine kurulu, karakterlerin psikolojileri alt üst oluyor, kafayı yiyorlar. Bir tek William Adama, koçum benim ayakta kalıyor her şeye rağmen.

Dizide ağızlara bilmem ne olan bir çok cümle, kelime falan var. herhalde en çok ağızına takılacak olan iki tanesi; "So say we all" ve "Frak" ya da "Frakk". So say we all dedikleri şey aslında "Amin Allama" gibi bir şey, ama dizideki din faslı bizim yunan mitolojisinden alındığı için Amen değil de bunu diyorlar; William Adama süper karizmatik bir konuşma yapıyor, millet adrenalin pompalıyor, sonra hep bir ağızdan; "So say we all!" diye bağırıyorlar. Frak kelimesi de aslında fuck oluyor; "lanet olsun adamım" gibi. Eheh adamlar zeki, küfürsüz hayat olmaz, sansür mansür uğraşmamak için böyle bir şey düşünmüşler orjinal seri zamanında.

Toplam dört sezon. Razor ve The Plan diye iki tane de film çektiler, bir sürü webisode'u var dizinin. Üçüncü filmi de yapacaklarmış. Sonuç, olarak süper dizi. Bilmeyen kalmadı gerçi artık. Önüne gelen izliyor valla ki.

Not: Bir sonraki bölümü, zamanından önce biten, iptal olan diziler ayırmak istedim özel olarak. o yüzden iki tane bilimkurgu dizisi anlatabildim canlarım. Halen devam etmekte olan, tamamlanmamış ya da devam etme ihtimali olan dizileri şu an için yazmak istemiyorum. İki nedeni var; birincisi o kadar fazlalar ki, çok üşenirim, ikincisi dizi bitmeden dizi hakkında yorum yapmak istemiyorum, çünkü fikirlerim değişebiliyor finali görene kadar. Hoş iki dakika sonra; "aslında X-Files bok gibi lan" diyebilirim, ama demicem lan. Bir de Star Trek mevzusu var, yüce tanrı Zeus bana ömür verirse, hepsini izledikten sonra onları anlatmak istiyorum.

Bir de izleme sürecini bitirdiğim bilimkurgu dizileri arasında yazacak yeni bir şey kalmazsa, başka bilimkurgulara yönelebiliriz, ne dersiniz? eheuhe buraya kadar okuduysanız, bana cevap verme zahmetine katlanacağınızı sanmıyorum.

Give me a kiss to build a dream on bebek

Perşembe, Ocak 14, 2010

14/01/10

Lex Mercatoria, çok karizmatik bir kelimesin ama bunaldım artık.

Salı, Ocak 12, 2010

Aliveee!!11!!1

lan harbiden Comfortably Numb olmuşum ben. Eskiden acı çekmek sanırdım, ama öyle bir boşvermişlikmiş ki halbuki, dünyanın en rahat, en güzel şeyi. oh be. üstümden büyük bir yük kalktı. İnsanım lan ben de şunu şurasında. Gelmeyin üstüme fazla. Rahat bırakın be. Bohemlik falan diye düşünürdüm bu olayı ben, ay ne büyük eziklik olurdu o zaman bu. Comfortably Numb herhalde Parabola'dan sonra olabilecek en iyimser şarkı.